15 Kasım 2013 Cuma

İslam’ın son kalesi Dershaneler.

Eğitime son darbe!
Hazırlık işi yapan dershaneler eğitimin bir parçası değildir. Dershaneler eğitim kurumu da değildir.
61 Hükümetin 61’ inde payı olduğu bir boşluğu fırsata dönüştüren ticari kurumlardır.
Dolayısıyla dershanelerle ilgili hiçbir düzenleme eğitim başlığı altında değerlendirilemez böyle yapılırsa ya cahillikten yahut hırstan kaynaklanan bir saptırma vardır.
Liseler ve Üniversiteler eğitim kurumudur. Çocukları buraya hazırlıyoruz bizde eğitimin bir parçasıyız denilmez. Okul açarak eğitimin parçası olunur. Hazırlığa gerek kalmayan bir sistemin kurulmasına destek olarak eğitimin bir parçası olunur. Oportünist bir stratejiyi Allah rızası ile örtmeye hatta hizmetle süslemeye çalışmak ayıca itikat tartışması gerektirir.

Fakir fukaranın çocukları ne yapacak?
Dershaneler ne yapmış ki zaten bu konuda daha önce?  Bundan sonra yapacaklar? Ben kardeşimin elini tutup dershane dershane dolaşmıştım. Maaşa denk gelen bir taksit ve biraz indirim istemiştim her kapıdan. O kurumların müdürleri gayet net tavır koymuştu. Paran yoksa dershane sana göre bir yer değildir.
Bedavaya hazırlık dersleri veriyorlar mı? HAYIR!
Yan fayda olan dershane asli ihtiyaç olan okullardan daha pahalı eğil mi? EVET!
Bu bir mantık hatası hatta bir ticari tuzak değil mi! EVET!
Parasını ödemediğiniz herhangi bir dershanede gözünüzün yaşınıza bakmazlar. Kimse kimseyi kandırmasın.

Oslo, KCK, PKK, Vatikan, İsrail ve karşılarında İslam’ın son kalesi Dershaneler.
Komplo çorbasıyla yapılan bu defans kendi içinde yüzden fazla yüz kızartıcı çelişkiyi barındırmaktadır. Benim derdim herhangi bir Müslümanı utandırmak olmadığı için yazmayacağım lakin ihtiyaç olursa tek sıralayabilirim.

Dershaneler hakkında düzenlemelerde hatalar, eksiklikler yanlışlar olabilir. Beşeri sistemlerin tamamen kusursuz olması yine aynı şekilde baştan aşağıya kusurlu olması eşyanın tabiatına aykırıdır. Türkiye deki dershanelerin en fazla %15 hadi abartalım %20 sine sahip olan Fetullahçıların aşırı bir alınganlıkla bunu üzerine alınması aslında bir siyasi hamledir. Bu siyasi hamle ile kendini hedefteki mağdur gibi gösterme çabası "asla" diye inkar ettikleri siyaset hevesinden başka bir şey değildir. Altını çizelim bu hamle tamda siyasi bir hamledir, siyaset yapmaktır imtina edilen siyasete gırtlağa kadar bulaşmaktır. Siyaset yapmaya başladığınız andan itibaren gelecek siyasi tepkilere katlanmak zorundasınız artık. Geçmiş olsun!

Türkiye'yi hiç tanımayan birisi dün Fetullahçıların yazdığı mesajlara, açıklamalara, demeçlere ve TV programlarına bakarak şunu zannedebilir. ‘’Galiba Türkiye de camiler kapatılıyor.’’ Muhalif bir teolojik temelli ezoterik bir örgüt hep bir ağızdan şunları söylüyor; "Satılmış, Pkk ile ortak, İsrail’in talimatına uyan, Vatikan’ın gönlüne su serpen, Gayretullaha dokunan Başbakan" Üstelik bu Başbakan için "ya Kahhar ya Kahhar" diye toplu beddualara bile var. Buradan anladığımız şey Kur'an kursları ve camiler kapanıyor, başı örtülü kızlar okuldan atılıyor, namaz kılan akademisyenler, memurlar, bürokratlar fişleniyor, İmam Hatipler kapatılıyor bile olabilir. Bu kadar içli içli "Kahhar" çekildiğine göre öyledir değil mi? Aslında bunları ve daha beterlerini dönem dönem yaşadı bu ülke ve Tayyip Erdoğan için şimdi bunları söyleyenler o zamanlar hiç "Kahhar" çekmedikleri gibi üstüne sessizce beklediler. Küçük fırsatlarda İslam alemini hayal kırıklığına uğratan demeçler verdiler. Sonra unuttuk hepsini!

Ez cümle…
Çaresi var mı? Var tabi hem de onlarca. Örneğin okul açın mesela. Veliler hazırlık adıyla çöpe attıkları dershane parasıyla çocuklarını okutsunlar. Okul! İşte burada herkes geri adım atıyor. Niye biliyor musunuz? Okul işi eğitim çünkü. Dershane eğitim değil ki. Öğrenci sınavı kazanırsa bizim eserimiz kazanmazsa onun tembelliği pazarlaması üzerine kurulu bir ucubelik dershane. Sorumluluğu yok, dünya denkliği, sınavdan başka bir yerde işe yarar öğrettiği bir şey yok vs... derken en dibinde aslında gereği de olmayan ara bir pozisyon.

Okul öyle mi? Okul açın efendiler. Devlet diyor ki size ben öğrenci göndereceğim parasını da vereceğim. Hizmet mi dedi biri. Hizmet budur. 

Siyaset mi dedi biri. Hoş geldiniz dikkatli olun derim çünkü men dakka dukka.



     

2 Eylül 2013 Pazartesi

BOŞLUK ve SANAT


   Sanat çevresiyle ilişki kuran,  etkilenen ve değişen organik bir yapıdır. Bertolth Brecht’in dediği gibi, sanat gerçeği yansıtmanın ötesinde, gerçeğe bizzat kendi şeklini veren bir çekiçse eğer; Sanatsal ürünlerin toplumla olan ilişkileri uzun ve karmaşık bir yol demektir. Bu yaklaşımla anlarız ki sanat ortaya koyduğu öz şeklini yine bulunduğu çevresinden edinmiştir. İlk bakışta sanatın ilericiliğini reddediyormuş gibi görünen bu düşünce aslında geniş bağlamda ilericiliği bağımsız münferit aksiyonlar olarak kabul etmeyip topyekûn bir hareket olduğunu ifade etmektedir. Sanatsal ürün, çok boyutlu zaman içinde, imgelemi kendine bir yol kabul ederek hareket eder. Yolculuğu sırasında, bulunduğu zaman diliminin birikimlerini, korkularını, kaygılarını, acılarını ve hazlarını kullanarak, kalıcı ve ya geçici yeni değerler kazanabilir. Yeni değerler kazanma özelliğini en çokta nesnelerin algı üzerindeki etikleri, nesneyle ilişki kuran birey tarafındaki faktörler nedeniyle değişiklik sergilemesinden dolayı görsel sanatlarda gözlemleriz.

   Van Kalesinin 6 km. güneyinde, Tilki tepe höyüğünde, prehistorik dönemden kalma bir mağara oyması, bir Selçuklu komutanı için; tehlikeleri haber veren ilahi bir işaret anlamına gelirken, turla gezmeye gelmiş bir turist için çağlar öncesinin romantizmi hakkında bilgi veren bir oyma sanatıdır. Höyük içinde en çok dikkat çeken bölümler resimlerin ve oymaların olduğu yerlerin aksine, çıkarılmış ve silinmiş bölümlerin olduğu boş yerledir. 

   Sanatın uzun ve karmaşık yolculuğunun dönemlerinden birisi olan ‘boşluk’, yirminci asırda tanımlanmasından sonra yeniden fark edilmiştir. İlerleyen dönem içinde boşluğun kendisi bir sanat eseri olarak kabul görmüş ve pozitif anlamları hatırlanmış yenileri eklenmiştir.
Sanat eseri olarak boşluğunda toplumla ilişkisi, boşluğu anlama ve adlandırma çalışmaları içinden her geçen gün yeni değerler kazanmaktadır. Sanat eserlerinin uzun ve karmaşık yolu içinde boşluk bir yolculuk dönemi midir yoksa kendisi de bir eser midir sorusunun cevabı sanatla ilişki kuran bireyin dönemi ve birikimine göre değişebilir. Bu günü merkez kabul ettiğimiz bir anlamlandırma dairesi içinden boşluk bir sanat eserdir.

   Varlık kavramı ve nesne insan ilişkileri bebeklik döneminin 8. ay civarlarında başlar. Bebekler gördükleri ve alıştıkları nesneleri takip ederler ve arama eğilimine girerler. Diğer bir yandan nesnelerin fiziksel varlığına olan alışkanlık duyarsızlığa yol açar. Nesne kaybolduğunda nesneyi arama ve ya varlığını devam ettirme eğilimi insanın bebeklik döneminde başlar ve devam eder. Yaşadığımız sokakta bir bina, yıkıldığında ortaya çıkan boşluk binanın varlığına alışmış insanları tedirgin eder. Varlığı devam ettirmeye çalışmak ve hayal kurmak ortak bir eğilimdir. Sanat eseri olarak kabul ettiğimiz boşluğun etkisi, yerle olan ilişkisindeki nesne sürekliliği eğilimiyle sınırlı değildir tabi ki. Ancak duygusal tetik açsından nesnel devamlılık isteği boşluğun kendi başına bir sanat eseri olma yolculuğunun başı kabul edilebilir.

   Çalınınca Mona Lisa tablosundan artakalan boşluk sosyolojik ve psikolojik açıdan tetik olmuştur. Örneğin;  Daha önce tabloyu fark etmemiş insanlar merak tetiği ile yeniden duyarlılık kazanıp çalınan tablonun aslı olduğu yeri görmeye başlamışladır.  Kendilerinin fark etmediği ama çalınacak kadar değerli olan nedir sorusu müzede tablonun duvardaki izini bir sanat eserine dönüştürmüştür? Duvardaki boşluk, ziyaretçilerin ve olayı duyanların hayal dünyalarında kurguları tetiklemiştir.

   Bu aşama bir sanat eseri olarak boşluk üretilir mi yoksa var olan boşluk dönüştürülerek kullanılır mı sorusu ilk defa 12.yy da sorulmaya başlanmıştır. Boşluğu bir sanat eseri olarak üretebilmek için bir nesnenin varlığını sonlandırmak yahut yerini değiştirmenin dışında başka yöntemlerde denenmiştir. Özellikle gerçeküstü sanat akımında leke dengesi içinde anormal karışıklıklar veya üç boyutlu olarak kurgulanmış doluluklar içinde devamlılığa ters boşluklarda yaratılmıştır. Bu sayede zıttı ile var olan nesnelere dikkat çekilmiş daha yakından izlenmeleri sağlanmıştır. Edward Hopper 1961 yılında bir konferansta ‘Resimle ilgili bildiklerimi ve baskı altına alan şoven öğretileri unutabilip yeniden başlayacak olsaydım sadece boşluğu çizmeye çalışırdım. Çünkü ideoloji gibi dar bir açıdan evreni anlamaya ve adlandırmaya çalışma aptallıklarıyla kurulmuş sanat kuleleri ancak boşlukla yıkılabilir’ derken boşluğu bir tavır olarak ele alması ve tek başına bir pozitif varlık kabul etmesi Avrupa sanatının dikkatini boşluğa vermesine sebep olmuştur. Sıkışık ve zor akan araç trafiğinin genel resminde bir arabalık boş yerin göründüğü fotoğraf karesi bu anlamda sanat eseri gibi değerlendirilirken az önce çektirdiğimiz dişimizin ağzımızda oluşturduğu boşluk sanat olarak kabul edilemez.

   Boşluğu önemsemek hatta sanat eserine konu etmenin ötesine geçip bizzat eserin kendisi haline getirme arayışları 20. yy kaşıdığı bir sanatsal problem gibi görünse de aslında ilk defa 12.yy da İşrakiler tarafından da ele alınmıştır. Endülüslü İbn-i Tüfeyl o dönemde bakış ve algıyla var edilme düşüncesine karşı reddiye yapmak için boşluğu işaret etmiş ‘boşluk yokluk değil bizatihi varlığın kendisi, hatta estetiğin nihai halidir. Öyle ise sen var etme aşkıyla bakıp boşluğu nasıl halk edeceksin’ demiştir.

   Sanat ve İnsan ilişkisinde çağlar boyu devam eden yolculukta kat edilen mesafe bu günden bakıldığında üçüncü merhalesini tamamlamış dördüncü mertebesini aramaya başlamıştır artık. Birinci olarak Sanatı, sanatçısına göre değerlendiren ilkel sanat algısı bir süre sonra, sanatçıyı devre dışı bırakıp yalnızca sanatla ilgilenen ikinci aşamaya geçmiştir. Nihayet gelinen üçüncü aşama ile hem sanatçıyı hem de sanat eserini bir kenara bırakıp sadece sanatla ilişkisi olan insanı ve onun algısını değerlendirme yoluna gitmiştir. Artık dördüncü mertebesini aramaya başlayan sanat yolculuğu, en yakın ihtimalle Boşluğu mekan edecek gibi görünmektedir. Bir sanat eseri için olmasaydı ortaya nasıl bir boşluk çıkardı sorusunun kendisi bir sanat eseri olmasa bile bu sorunun cevabını vermeye çalışan üretimlerin sanat olacağı kesindir. Bu meyanda boşluk tek başına pozitif bir değer ifade eden sanatsal bir üründür ve her varlık kendisi içinde bulunduğu boşluk üzere var eder önermesi ispatlanmak üzere gök kubbeye salıverilebilir. İnsanlık mekan ve zamanın kısıtlayıcı lığından kurtulmayı başarabilecekse eğer, bu boşluğun doğru tanımlaması ile olacak ve şüphesiz bunu başlatan sanat olacaktır.

Erem Şentürk / Ağustos 2013

İlk yayın Deve Dergisi / Ağustos 2013

22 Mart 2011 Salı

NÜKLEER SANTRALE NEDEN EVET?

Önce birkaç soru cevapla başlayalım.
1: Dünyada kaç ülkede ticari elektrik amaçlı nükleer santral var?35
2: Hangi ülkelerde nükleer santral var.(AFRİKA)01.Güney Afrika Cumhuriyeti
(ASYA)02.Çin
03.Ermenistan
04.Güney Kore
05.Hindistan
06.İran
07.Japonya
08.Kazakistan
09.Kuzey Kore
10.Pakistan
11.Tayvan
(AVRUPA)12.Almanya
13.Belçika
14.İngilitere
15.Bulgaristan
16.Çek Cumhuriyeti
17.Finlandiya
18.Fransa
19.Hollanda
20.İsveç
21.İsviçre
22.İspanya
23.İtalya
24.Litvanya
25.Macaristan
26.Romanya
27.Rusya
28.Slovakya
29.Slovenya
30.Ukrayna
(AMERİKA)31.ABD
32.Kanada
33.Meksika
34.Arjantin
35.Brezilya
Her ülkede kaçar tane var? Güçleri ve sınıfları nedir gibi detaylı bilgiler için:http://tr.wikipedia.org/wiki/Dünyadaki_nükleer_santraller_listesi


2010 yılı verilerine göre dünyada şu anda aktif olarak 510 adet reaktör, 251 adet nükleer santral sivil amaçlar için enerji üretmektedir. Askeri, özel deneyler, araştırma, gemi, denizaltı, yakın uzay istasyonları, uzak uzay araştırmaları, uydu teknolojileri ve sağlık hizmetleri içinse ayrıca 400 ün üzerinde nükleer araştırma tesisleri ve reaktörleri çalışmaktadır.Kaynak : http://www.iaea.org/
Ortaya çıkan bu tabloya bakarak bile nükleer santral yapmak konusunda tartışmak yerine geç kaldığımız için hayıflanmamız lazım. Peki Türkiye neyi tartışıyor, neden tartışıyor hatta daha önemlisi neden tartıştırılıyor?Nükleer santrallere karşı çıkanların söylediklerine bakalım önce. Bu arada dikkat edelim karşı çıkanların hiç biri bilim adamı değil. Hepsi ya gazeteci, ya çevreci yahut ideolojik bir kanaat önderi.
Karşı olanların ilk söyledikleri, hep söyledikleri gibi çevre.

En çok konuşulan kuş katili olarak bilinen rüzgar gülleri. Göçmen kuşların ani ölümlerine sebep olan, hatta uluslar arası verilere göre son on yılda iki farklı kuş türünün soyunun tükenmesine resmen sebep olan bu rüzgar gülleri çevrecilerin adete gülü. Türkiye coğrafyası rüzgar ile elektrik üretmeye uygun değildir. Diyelim ki uygun ve her yeri bu kuş katili pervanelerle donattık. Ortaya çıkan enerji ihtiyacımız %0.8 i. Harcanan para en iyi ihtimalle kendisini 700 yılda amorti ediyor.
Fosil yakıt kullanan termik santraller ve hidroelektrik santrallerine baktığımızda, kuşların ölmesinden daha büyük bir felaketle karşılaşıyoruz. Bu santrallerin bacalarından karbon monoksit (CO) ve karbondioksit (CO2) yayılıyor. Bu iki gaz da hem sağlık için hem de küresel ısınma açısından son derece tehlikeli gazlardır. Ayrıca bu santrallerden çıkan atıklar, küller ve gazların içinde bol miktarda kükürt, azot ve karbon vardır. Bu santraller aynı miktarda enerjiyi üretmek için bir nükleer santralin tam 4.000 katı radyasyonu doğaya salmaktadırlar. Geri dönüşümü imkansızdır.
Güneş enerjisi. Bu en ucuz ve en sağlıklı enerjidir. Ancak Türkiye yüz ölçümünün yarsını bu panellerle kaplasak bile, bırakın potansiyel ihtiyacı şu andaki mevcut tüketimimizin ancak %4 ünü karşılayabiliyoruz. Bu arada ülkenin yarsını güneş paneli ile kapladık. Hanelerde destek amaçlı kullanılması özellikle sıcak su için tavsiye edilen ve dünyada kullanılan sistemdir.
Nükleer santral meselesi Türkiye'nin nükleer enerjiyle tanışması demektir. Batı için rahatsız edici taraf budur. Avrupa ülkelerinde yüzlercesi aktif olarak çalışmaktadır. Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya da şu anda aktif olarak çalışanlarının yanında inşaatı süren santraller vardır. Bu gün bizi AB ye şikayet eden Yunanistan mesela. Kriz olmadan önce AB den nükleer program desteği ve fon talep etmişti. Birleşik krallık Yunanistan'ın acilen nükleer santral kurması için demeçler vermişti. Biz yapınca mı çevreye zararlı ve tehlikeli oldu bu santraller. Fransa ihtiyacının %80 nine yakınını nükleer enerjiden elde diyor. Nükleer silahlar yapıyor. Adalarda nükleer deneyler yapıyor. Ayrıca, 2 adet santral inşaatına devam ediyor. Ama sıra Türkiye’ye gelince siz yapmayın. Niye? Çevreye zararı olabilir.
Bu gün bu santrale karşı çıkanlar yıllar önce boğaz köprüsüne de karşı çıkmışlar. Türkiye'nin önünü açacak, gelişmesini ve kalkınmasını sağlayacak, dünya ile rekabet edecek hale getirecek her türlü gelişmeye karşı çıkılmış. Bahaneleri hep aynı Çevre.
Türkiye'nin nükleer santrale hatta santrallere ihtiyacı var. Çünkü nükleer enerjiye ihtiyacı var. Global savunma, uzay araştırmaları ve kendi uydumuzu yapabilmemiz için bu teknolojiyle tanışmamız gerekiyor. Aynı Güney gibi Kore gibi mesela. İlk santralini 1978 de ABD den almış. İkincisini Kanada dan lisans alarak yapmış. Şimdi kendi santrallerini kendisi inşa ediyor.

İngiltere neden karşı çıkıyor Türkiye'nin nükleer santral yapmasına? Çünkü bizden kömür diye aldığı uranyumları artık kendimiz kullanmaya başlayacağız. Çünkü kendi enerjisini üreten güçlü bir ülke olacağız. Çünkü nükleer teknolojiyle tanışacağız. Çünkü Avrupa ya yılda ödediğimiz 60 milyar doları ödemeyeceğiz.
Doğal uranyum bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biriyiz. Prof. Dr. Ahmet 

Bayülken’in dediği gibi doğal uranyum kullanan bir santral yapmalıyız. Avrupa'nın çevrecilik üzerinden yaptığı provokasyonlara inanmadan kendi enerjisini kendi üreten bir ülke olmalıyız. İlk santralimiz anahtar teslim almalıyız. Ama sonrakileri kendimiz yapabiliriz.

Ya deprem olursa?Prof.Dr. Altuğ Şişman'a kulak vermeliyiz. Diyor ki doğru analizle depremden zarar görmeyecek ve sızıntıyı imkansız hale getirecek santral yapmak mümkün. Konun uzmanı bir hoca bu yönde beyanat verirken, köşesinden ahkam kesen kronik muhalif gazetecilere göre ise mümkün değil. İdeoloji denen deli gömleğini giymiş bu her şeye karşı olan korku imparatorluğunda oturan sakinlerine göre hiçbir şey yapmamalıyız.

Köprülere, barajlara, fabrikalara, santrallere, ağır sanayiye ve yani sözün özü bütün icraatları çevreyi bahane ederek engellemeye çalışan bu konformizm miskinlerin asıl derdi nedir? Türkiye’de bir kesim neden sürekli gelişmelere karşı çıkar?